PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : dini bilgiler



halis
22 Mart 2011, 07:18
Ahmed Şahin


Camide başlayan cemaate mi uymalı, yoksa sünneti kılmalı mı?
Okuyucum koşarak gittikleri camideki durumlarını anlatırken şöyle diyor:- Arkadaşımla birlikte öğle namazı için koşarak gittiğimiz camide kamet getirilmeye başlandığını gördük. Arkadaşım hemen bir köşeye çekilip öğlenin sünnetini kılmaya başladı, ben ise sünneti kılmayıp başlayan cemaate iştirak etmeyi tercih ettim. Sünneti farzdan sonraya bıraktım. Sonra kendi aramızda bu durumu konuştuk.

- Camiye girip de kametin başladığını görünce hemen cemaate iştirak edip sünneti sonraya mı bırakmalı, yoksa önce sünneti kılıp sonra cemaate yetişmeyi mi tercih emeli, diye şüpheye düşüp size sorma gereği duyduk? Kamet başlayınca hemen farza mı iştirak etmek, yoksa önce sünneti kılıp sonra mı farza yetişmeyi tercih etmekti doğru olanı?

* * *

Cevap: Önce camiye koşarak gitmenin mahzuruna işarette bulunmalıyım. Hadis-i şerifte, 'Namaza giderken sekinet ve vakar üzere gidin, yetiştiğinizi kılarsınız, yetişemediğinizi de kaza edersiniz!' mealinde ikaz vardır. Özellikle trafiğin yoğun olduğu yerlerde hadisin bu ikazını unutmamak, telaşlı bir koşturmayla değil de sekinet ve vakar üzere gitmeye dikkat etmek daha uygun görünmektedir, demek istiyorum.

Bununla beraber, çevrenin dikkatini çekmeyen bir yürüyüşle vardığınız camide, şayet kamet başlamışsa yapılacak iş, hemen cemaate iştirak edip farzı cemaatle kılmak, cemaat sevabını kaçırmamaktır. Sonra da kılamadığınız ilk sünneti kılmaktır. Bilindiği üzere öğlenin ilk sünnetini farzdan sonra kılmakta bir mahzur yoktur. Böylece hem 27 derecelik cemaat sevabı alınmış, hem de sonra da olsa sünnet kılınmış olmaktadır.

Bu uygulama, cumaya gidildiğinde de aynıdır. Camiye gelince sünnet kılınmış da imam hutbeye çıkıyorsa oturup hutbe dinlenir. Cumanın farzını imamla birlikte kıldıktan sonra kılamadığı ilk sünneti, arkasından da son sünneti kılınır. Böylece on rekâtlı cuma namazı da tamamlanmış olur.

* * *

Gelelim bu namaz öğle değil de sabah namazı olsaydı sünnet nasıl kılınırdı?

Sabah namazının sünneti öğle gibi farzından sonra kılınamayacağından, kamet getiriliyor da olsa önce bir köşede acele ile sabahın sünnetini kılmayı tercih etmek, sonra tahiyatta da olsa imama erişmeye çalışmak doğru olandır. Böylece hem sabahın çok kuvvetli olan sünnetini terk etmemiş, hem de tahiyyatta da olsa cemaat sevabına erişmiş olur.

Ancak, sünnete başlayacak olan kimse, farzı kaçıracağını düşünürse, artık sünnetten mahrum kalmayı göze alıp cemaate erişmeyi tercih etmesi gerekecektir. Çünkü cemaatteki 27 derecelik sevap, tek başına kılınan sünnette yoktur.

Sabah namazının bu farkından dolayı deniyor ki:

- Namazlarda kamet getirilirken sünnete başlamak mekruhtur. Ancak sabah namazı bundan müstesnadır. Sabah namazında kamet getirilirken de olsa imama yetişeceğini ümit eden kimse aceleyle sünneti kılar, sonra tahiyatta da olsa imama erişmeyi tercih eder. Eğer cemaate erişemeyecekse sünneti terk edip hemen imama uyar. Çünkü sabah namazının tek başına kılınan sünneti ne kadar sevaplı olursa olsun 27 derece fazla olan cemaat sevabına ulaştıramaz.

Aslında, sabahın sünnetini camide değil de evde kılmak en faziletli olanıdır. Hadis-i şerifte bu sünnetin evde kılınması konusunda müjdeli bilgiler verilmektedir. Buyuruluyor ki:

"Sabah namazının sünnetini evinde kılanın gerginliği azalır, rızkında bereket çoğalır, hayatının sonu da hayırla noktalanır!."

Bundan dolayı Efendimiz (sas) Hazretleri sabah namazının sünnetini hep Hane-i Saadet'inde kılar, mescidde kılanları da teşvik etmez, evlerinde kılmayı tavsiye buyururdu!." (Nimetü'l-İslam)


http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1110881

halis
23 Mart 2011, 11:47
Ahmed Şahin


Zaruri olmayan ihtiyaçlar için borçlanma göze alınmalı mı?
Günümüzde lüks ve israflı hayat cazip gösterilmekte, bazıları da cazip gösterilen bu israflı hayata özenerek borçlanma pahasına da olsa lüks tüketiminden geri kalmamaya çalışmaktadır.

İslam kültüründe, toplumun lüks ve israf içinde yaşayanları değil de israfsız iktisat içinde yaşayanlarının örnek alınması tavsiye edilmekte, özellikle borçlanarak israflı yaşamaya yönelmek hiç de uygun görülmemektedir. Çünkü zaruri olmayan ihtiyaçlar için borçlanmak, ciddi bir gerekçe olmadan kul hakkı yüklenmeyi göze almak demektir. Sonunda ödenemeyen kul hakkı, şehitlerden bile affedilmemektedir. Öyle ise ciddi olmayan ihtiyaçlardan dolayı borçlanma göze alınmamalı, mütevazı ve iktisatlı yaşamayı vazgeçilmez vasfımız olarak benimseyip korumaya çalışmalıyız.

Böylece biz lüks tüketim için borçlanmamayı esas alırken, mecburi ihtiyaçlarından dolayı borçlanmak zorunda kalan yoksul kardeşlerimize de seyirci kalmayıp borçlarından kurtarma vefası göstermeyi benimsemeliyiz. Çünkü borçlu olarak gitmek göze alınacak bir yük, basit görülecek bir vebal değildir. Nitekim Efendimiz (sas) Hazretleri de borçlu olan cenazenin namazını kıldırmıyor, çevresindeki cemaatin birleşip borcunu ödedikten sonra onu son yolculuğuna uğurluyordu. Çünkü borç, bir kul hakkıdır. Kul hakkı ise basite alınacak bir hak değildir.

Maneviyat büyükleri, borçlu insanları kul hakkından kurtarma örnekleri vermiş, bizlere de bu konuda mesajlar sunmuşlardır. Muhaddis Münavi, borçlu kurtarma konusunda şahit olduğu ibretli bir olayı şöyle anlatır:

- Muhammed bin Üsame (ra) hastalanmıştı. Ziyaretine gelen Zeynel Abidin Hazretleri, onun 'borçlu gideceğim' korkusuyla ağladığını anlayınca çok üzülmüş, hemen ayağa kalkarak çevresine şöyle seslenmişti:

- Ey cemaat, şahit olun, Üsame'nin ne kadar borcu varsa hepsini ben üzerime aldım. Kardeşimizi kul borcuyla göndermek bana ağır gelmektedir. Bilginiz olsun!

Bu fedakârlığı duyan Muhammed bin Üsame, uzandığı yatağında ağlayarak dedi ki:

- Şimdiye kadar kul hakkıyla gideceğim korkusuyla gözyaşı döküyordum, şimdiden sonra ise kul hakkından kurtuldum sevinciyle gözyaşı dökerek gideceğim!

Demek ki insan, zaruri olmayan ihtiyaçlar için borçlanıp da kul hakkı yüklenmeyi kolay kolay göze almamalı, fakat vefalı dostları da mecburen yüklendiği kul hakkı varsa ona seyirci kalmayıp birleşerek de olsa borçtan kurtarmayı esas almalıdır. Bundan dolayı İmam-ı Azam Efendimiz de çevresindeki borçluları kendi haline bırakmamış, gösterdiği özel ilgi ile onları kul borcundan kurtarmayı esas almıştır. Onun, bir borçtan kurtarma olayı şöyle nakledilmektedir:

Kufe sokaklarında yürürken karşıdan gelen birinin kendisini görünce yolunu değiştirerek yan tarafa geçtiğini görünce bu yol değiştirmenin sebebini sorar:

Adam, mahcubiyetle cevap verir.

- Seni görünce utanıyorum da ondan. Çünkü der, sana borcum var, onu ödeyemedim!..

Hazreti İmam, beklemeden cevap verir:

- Şu andan itibaren borcunu tümüyle sildim; kendini borç yükü altında hissetme!..

Demek istiyorum ki; zaruri ihtiyaçlarından dolayı borçlanıp da ödeyemediğinden eziklik duyup saklanmak zorunda kalan sorumluluk sahibi borçluları, kul hakkıyla baş başa bırakmamalı, birleşerek de olsa borcundan kurtarma vefası göstermeli, 'Bir İmam-ı Azam fedakârlığı göstermeyi bize de nasip et ya Rab' diyebilmeliyiz.

a.sahin@zaman.com.tr